20.08.2019

İstanbul merkezli gazeteciliğin çöküşü

Yeni bir yıla giriyoruz. 2018, muhtemelen başka birçok şeyin yanı sıra, tarihe iki kurumun tamamen ezildiği, ehlileştirildiği yıl olarak da geçecek.

Yeni bir yıla giriyoruz. 2018, muhtemelen başka birçok şeyin yanı sıra, tarihe iki kurumun tamamen ezildiği, ehlileştirildiği yıl olarak da geçecek. Türkiye’deki parlamento ve medya, bir baskı rejimi olarak İslamcılığın sıradan araçları durumunda artık. Bir daha bellerini doğrultamazlar. Biraz abartarak söyleyelim: Temsili demokrasiyi, parlamentoyu ve medyayı eski anlamlarıyla “ihya etmek”, bunun için çaba harcamak, çaresizliği kurumsallaştırmak dışında bir anlam taşımayacaktır. Boşa kürek çekmektir. Çürümüş cesedi mezarından çıkarınca, onu diriler dünyasının eski üyelerinden biri yapamıyorsunuz. Zombileri, gerçek yaşam içindeki canlılar arasına sokamazsınız.

Acı gerçek, tam da budur: Bir daha parlamenter demokrasi, temsili demokrasi, ana akım medya vs. olmayacak. “Hitler, Mussolini, Franco, Albaylar Cuntası, Pinochet vs. sonrasında oldu ama” diye itiraz edenlere şunu hatırlatmak gerekebilir: O dünya yok artık, kurumları niye yaşasın? AKP Genel Başkanı Erdoğan ve onun İslamcı, liberal ya da bazı nevzuhur “ulusalcı” militanları bunu göreli çok oldu. Kendilerinden eminler.

Biz, kimi kaynaklara göre, 6 milyona yakın Türkçe konuşan insanın yaşadığı Batı Avrupa’ya bakalım: Avrupa yarım asra yakın bir süredir Türkiye’nin taşrası veya kasabası gibidir. Liberal solcuları, yani dinciliği Ankara’da iktidar yapan demokratları pek üzebilir bu gerçek, ama birçok şey, birçok gericilik, Türkiye açısından önce burada pişiyor ve/veya bitiyor. Misal: AKP, öncelikle Federal Almanya’daki Türk-İslam sentezinin bir sonucudur. Türk İslamcılar, kitle çalışmalarının ve zenginleşmelerinin stajını Almanya’da yaptılar. ABD, bir rüzgârdan yararlanmış sayılabilir.

Medya çok açık bir diğer örnek olacak: Türkçe günlük gazeteler önce Avrupa’da bitti, şimdi sıra Türkiye’de…

O zaman biz, taşrada cenaze hazırlıklarına, yani Avrupa’da biten ve bitirilen İstanbul merkezli gazeteciliğin çöküşüne bakalım. Olmayan yarınına…

BİTEN GAZETELER

Hiçbirinin resmi baskı ve dağıtım sayılarını bilmiyoruz, açıklamıyorlar; bayi satışlarını da açıklamıyorlar. Yani resmen açıklanmış bilgiler yok ve bu, doğal. Hangi şirket piyasa anlamsızlığının verilerini duyurur ki? O zaman bizim, “gayriresmi piyasa aktörlerinden” sızan bilgilerin gerçeğe çok yakın olduğunu düşünme hakkımız var. Gelişmeler ve etki/etkisizlik dozu, bunu gösteriyor.

Ne demek mi istiyoruz?

Yeni yıldan itibaren önde gelen yandaş gazeteler ile muhalif bir gazete, hep birlikte aynı matbaada, Aydın Doğan’dan arta kalan, şimdi Demirören’e ait Frankfurt’taki Hürriyet matbaasında basılmış olacak: Ancak bunların, yani Hürriyet, Sabah ve Sözcü’nün ortalama satışları çok düşük; en kabadayısının bile 3 bin 500’ün biraz üzerinde olduğu ileri sürülüyor. Belki 3 bin sınırının da altındalar, iddialara ve şirket tenhalığına bakılırsa, Sabah da muhtemelen 2 binlerde falan, ama kamuoyuna hiçbir açıklama yapmıyorlar. Her zaman en sağcı Türkiye gazetesinin bir bayi satışı olduğu bile kuşkulu. Aydınlık ve Yeni Özgür Politika’nın ise gazetecilik açısından bir ciddiyet aradığı söylenemez; kendi gökkubbelerinde kendi yağlarıyla kavrulup gidiyorlar.

Yandaşların habercilik diye bir sorunları olmadığını çok iyi biliyoruz. Eskiden bazı büyüklerin haberci kadroları vardı, ama o kadroların ciddiye alınabilecek bir gazetecilikle ilgisi hiç olmadı. Bu, Erol Simavi’yle doruğa ulaşan ve ayrıca kitaplaşması gereken hem uzun hem de kirli bir hikâyedir. Fakat şimdi artık o kadrolar da yok, birkaç göstermelik “tabela tutucu” dışında.

HABERCİLİK KİME KALDI?

Habercilik iddiası, AKP’yi başta dışarıdan tüm gücüyle destekleyen ama şimdilerde onunla papaz olmuş görünen “demokrat Alman medyasına” kaldı. Zaten Almanya deyince, her türlü Türkçe haber artık Türkiye’deki “sol ve muhalif haber sitelerine” bile Deutsche Welle’den yağıyor. Bu kurumun Türkçe televizyonu da kapıda… Kendisinde nasıl bir muhaliflik veya solculuk bulunduğunu anlayamadığımız Nevşin Mengü, çoktan bu kurumda hizmet veriyor. Dolayısıyla Almanya’nın Türkçe televizyon atağında kadro, daha doğrusu militan sıkıntısı çekeceği söylenemez, çünkü “yüzlerce Can Dündar veya Nevşin Mengü” emre amade hazır bekliyor. Berlin kaynak sağladığı anda DW TV yayına geçebilir. Türkçe okuyanların gazete okuyabileceğine inanmadıkları için olmalı, öyle basılı yayın gibi gereksiz masraflara girme gereği duymuyor Almanlar.

Doğrudur, Sözcü iki yandaş gazeteden farklıdır, ama onun da Avrupa’da bir ilgi ve habercilik odağı olduğu söylenemez. Herhalde kendilerince “Marifet iltifata tabidir, iltifatı olmayan marifet zayidir” gibi bir piyasa gerçeğinden, kapitalizmin temel ilkesinden hareket ediyorlar. Ciddiye alınabilecek hiçbir habercilik yapmıyorlar, okur olmadığı için yasak savıyorlar veya başka bir takım hesapların içindeler. Okur ve yazar yetiştirmeyen bir dilin ve sektörün ölümü,yani kamusal yaşamdan tümüyle çekilmesi kaçınılmazdır. Yakındır. Türkçe, gericiliğin elinde can çekişiyor. Trajik olan, bu gericiliğin önemli bir kesiminin  kendisini demokrat ve solcu diye satabilmesidir. “Yetmez ama evet”çiliğin yeni versiyonlarıyla Alman medyası iyi anlaşıyor.

Sonuçta Batı Avrupa’daki Türkçe konuşabilen, okuyabilen 6 milyona yakın insanın binde birini bile ilgilendirmeyen, İstanbul’da hazırlanan bir takım renkli kağıt parçaları sağa sola gazete diye serpiştiriliyor. Bunlara da Türkiye’nin taşrası Avrupa’daki üç-beş çaresiz dışında bir ilgi gösterilmiyor. Bu “iltifatsız marifete” bazıları hâlâ gazetecilik diyebiliyor, ama değil.

Açık olunmalı: Türkiye’nin taşrası Avrupa ve onun en büyük kasabası Almanya’da İstanbul merkezli gazetecilik bitti ya da sadece uzatmaları oynuyor. Hürriyet, Sabah, Sözcü, Türkiye, Aydınlık, Yeni Özgür Politika… Hepsi için oyun bitti aslında, bir dönem İslamcı Ankara’ya sırıtarak demokratlık veya şimdilerde sırtını “muhalif” Berlin’e yaslayarak muhalefetçilik oynayan ve üç-beş bayide kaybolan gazeteciliğin de, artık ne kadar gazetecilik ise, hiçbir önemi bulunmuyor.

Peki, ne oluyor?

ALMANCA HABER KOMEDİSİ VE MALİ KAYNAĞI

Yaz ayları içinde, her ciddi insanı güldürecek, Türkçeli aydınları ise üzecek bayağılıkta bir Almanca site kuruldu. Ucuz ajans haberleriyle Alman kamuoyuna ve genç kuşak Türklere seslenebileceğini sanan “yeni Hürriyetçiler”, tuhaf bir hizmet kapısı açmış oldular. Ancak, sonuçta, ajanslardan derlenen her biri diğerinden daha anlamsız ve gereksiz çöplerle Türkçe dünyanın nasıl bir fukaralık olduğunu Almanca dünyaya ilan ettiler.

Almanya’daki herhangi bir mahalle gazetesinin veya sitesinin düzeyini aşamayan dijital habercilikle ilgili asıl soru şu: Demirören Grubu, bu site için Ankara’dan veya AB’den destek aldı mı? Aldıysa ne kadar aldı, almadıysa neden insanın yüzünü kızartacak kadar seviyesiz böyle bir işe girişti? Hürriyet’in Almanca sitesinin arka planında hangi kaynakların bulunduğu, hemen değil, ama Türkiye’deki ilk büyük siyasi krizde faş edilecek gibi görünüyor.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Avrupa’nın en büyük dillerinden biri, Türkçe, günlük yaşamdan tamamen siliniyor. Bir özelliği ve yaratıcılığı bulunmuyor çünkü. Türkçe bilen insanlar ise Türk gazetelerinden adeta nefret ediyor. Bu tiraj felaketini başka nasıl açıklayabiliriz? 18 yılda, Türkçe gazete satışlarının neredeyse yüzde 95 oranında gerilemesine ne isim verilebilir?

DÜZEYSİZLİK ÇIKMAZI

Sonuçta Türkçe, modern yaşamın ayrıntılarına kendi renkleri ve özgün yaratıcılığıyla, kendi tuttuğu projektörlerle müdahale edemiyor. Bir takım gerici inanç merkezlerine veya etnik cemaatlere sıkıştırılıyor. Her anlamda marjinalleştiriliyor. Ama bunu Türkiye kökenli toplumun bizzat kendisi yapıyor. Sadece gazeteler değil ki mesele. Örneğin yıllarca alay eder gibi “Dönerci cinayetleri” diye lanse edilen NSU kurbanlarının yakınlarını oyunlaştıran İnsan Hakları Sahnesi oyuncuları, bir süre önce dayanamadılar ve Türk toplumunun NSU katliamlarıyla ilgili etkinliklere yönelik kayıtsızlığını, uzaklığını “üzücü” ve “hayret verici” olarak nitelendirmek zorunda kaldılar.

Türkiye’den göçle gelen toplum, geçmişi nedeniyle özel bir duyarlılıkla ve yakından izlemesi gereken bir başka meselede de çok ilgisizdi. Almanca kabarenin önde gelen isimlerinden Muhsin Omurca, yine kısa bir süre önce Avrupa’da yaşanan mülteci felaketine Türkiye kökenli insanların ilgisizliğinden yakınıyordu. Türkçeli insanların kendi dillerine, kültürlerine olan ilgisizliği acı bir gerilemenin yansıması gerçekten.

Türkçe ile Almanya’daki toplumsal yaşamın özgün haberleri üretilemiyor. Çünkü o haberlerin Almanca başta olmak olmak üzere küçük Avrupa dillerinde zaten üretildiği düşünülüyor. Türkçe, bir dinsel-etnik cendereye sıkıştırılıyor.

Her ne olursa olsun, “Erdoğancı medyanın” ve muhaliflerinin, önce Avrupa taşrasında ölüme yattığını görüyoruz.

Bunun “Aman olmasın!” feryatlarıyla engellenmesi mümkün değil. Dijital olanakları kullanabilen, çok dilli ve içinde yaşadığı Batı Avrupa’nın derinliklerinden özgün, yaratıcı haberler ve yazılar çıkarabilecek, fotoğraf ve illüstrasyonlar üretebilecek yeni bir atılımın eşiğinde bulunuyoruz.

Ana akım Alman medyası bunu engellemek isteyecektir, çünkü Alman medyasına egemen zihniyetin, doğrusu Demirören’den, Turkuvaz’dan ya da diğerlerinden farklı olduğu söylenemez. Yeni versiyonlarıyla bir sürü “Yetmez ama evetçi” muhalif (tekrar dikkat: yeni versiyonlarıyla), bu âlemde gerekli istihdama ulaşmış durumda; istenen hizmeti veriyorlar.

Demek ki, Türkçe medya bitkisel yaşama sokulacak. Böyle yapay komada bir yaşam sürdürmeyi hak etmişti. Artık Türkçeli milyonlar her türlü manipülasyona açık haldedir. Dillerinden kopuyorlar. Dönüşü yok bu yolun.

Özetin özeti: Türkçe medyanın gelişim çizgisi, Avrupa taşrasında çok ilginç bir ölüm süreci yaşandığını gösteriyor. Bir başka düzlemde ve yeni dijital olanaklar üzerinden ilerici bir müdahale gerçekleştirilmezse, acı son kaçınılmaz.

Osman Çutsay

Odatv.com – 01.01.2019 – 00:38

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar hinterlassen

E-Mail Adresse wird nicht veröffentlicht.


*