18.02.2018

Bayram değil seyran değil o bakan neden Türkiye’ye geldi

Karin Kneissl, Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmek üzere Türkiye’ye geliyor.

Avusturya Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmek üzere Türkiye’ye geliyor. Sağ popülist FPÖ’nün “biletiyle” yeni hükümette bu önemli görevi üstlenen Kneissl, geçen günlerde akıcı Arapçasıyla da diplomatik çevreleri şaşırtmıştı. Viyana’daki yeni sağcı hükümetin Ankara’daki gelişmeleri yakından gözleme ihtiyacı içinde olduğunu belirten yayıncı, yazar ve siyasi danışman Birol Kılıç, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni boyutlarına dikkat çekti. Kılıç, sorularımızı yanıtladı.

–    Viyana’nın Ankara’ya ilgisi Dışişleri Bakanı Karin Kneissl’in 25 Ocak ziyaretiyle yeni bir aşamaya mı geçiyor? Viyana ne arıyor sizce Türkiye’de, ne arayabilir, nasıl bir bağ kurulabilir iki muhafazakâr hükümet arasında?

BİROL KILIÇ – Doğru, haklısınız. İki sağcı muhafazakâr hükümetin temsilcilerinin, seçim çalışmaları süresince, diplomaside olmaması gereken ve çoğunlukla iç politikaya yönelik olan talihsiz ifadelerde bulunmalarının elbette bir nedeni var. Sonuca bakarak problemi anlamak burada fiilen zor.

Gelişmeleri soğukkanlı bir şekilde, iki ülkede yapılan son seçimlerin ardından değerlendirecek olursak, Avusturya’nın yeni Dışişleri Bakanı Sayın Karin Kneissl’in, akıllı bir diplomatın atması gereken adımı atmış olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu’nu arayan, sıcak ve dostça bir görüşme yapan Kneissl’ın, yedi dil bilen ve Arap dili ve kültürüne hâkim bir insan olarak, ifadelerinde samimiyet gözlemleniyor. Ama özündeki duruşu kendisini Dışişleri Bakanı olarak milletvekili olmadan dışardan atanmasını sağlayan sağcı parti FPÖ’nün Türkiye ve “siyasal İslam(dincilik)” bakışı dışına çıkacağını zannetmiyorum. FPÖ’nün bu konular üzerinden son on beş yılda oylarının büyük çoğunluğunu elde ettiğini unutmamamız gerekiyor. Burada tabii bu olanakları az veya çok FPÖ’ye Ankara hükümetinin verdiğini ifade etmekte yarar var. Acilen görüşülmesi gereken konular, şunlar: NATO üyesi Türkiye’nin Balkanlar’da Avusturya’yı veto etmesi, keza Avusturya’nın AB içerisindeki Türkiye vetosu, çifte vatandaşlık, Balkanlar üzerinden Avusturya bekasını tehdit eden DEAŞ, El-Nusra ve/veya El-Kaide benzeri terör örgütlerinin durumu, ortak bilgi alışverişi ve Avusturya’da gittikçe yükselen siyasi İslam (dincilik) korkusu…

–    Bu kadar kısa sürede bu gelişmeler nasıl kaydedildi?

BİROL KILIÇ – Hatırlarsanız ocak ayı başında Sayın Kneissl, Sayın Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nu aramış ve kendisini Avusturya’ya, hatta her yıl şubat ayında düzenlenen Viyana Balosu’na davet etmişti. Çavuşoğlu da Kneissl’ı Türkiye’ye davet etmişti. Çavuşoğlu, şunları söylemişti: “Bizim normal şartlarda ne ABD ne AB ne de Almanya ile problemimiz var. Almanya şimdi ilişkileri düzeltmek istedi. Son ziyaretimizde, ilişkilerde yeni bir sayfa açtık. Avusturya’nın yeni Dışişleri Bakanı telefon açıp, ‘Ben Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyorum. Derslerimde İslam medeniyetini anlattım. Osmanlı’nın dünya medeniyetine katkılarını anlattım. Dolayısıyla ilişkilerimizi düzeltebilir miyiz?’ dedi. ‘Memnuniyetle’ dedim. Ayın 25’inde kendisini, gençliğinde geldiği Büyükada’da, ailesiyle birlikte ağırlayacağız ve yeni bir sayfa açacağız.”

–    Aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) tarafından Avusturya Dışişleri Bakanı olarak atanan ve kendisi için hep “Ben bağımsızım” diyen Kneissl’ın bu sözleri ne anlama geliyor?

BİROL KILIÇ – Bu sözler aslında, Avusturya Cumhuriyeti’nin milli çıkarlarını koruyan, ülkeler arasında dostluk köprüleri kurarak en başta ekonomik ve kültürel ilişkilerin güçlendirilmesi için çalışan bir diplomatın -siyasi bir partinin iç politikadaki tutumunu gözetmeksizin- ifadeleridir. Kendisi dün bir Mısır televizyonunda, Arapça konuşma yapmış ve Arapları sevdiğini ifade etmiştir. Almancada bizim “blumige Sprache” (çiçekli dil) dediğimiz süslü bir üsluba istediğinde sahip olan Kneissl, çok açık sözlü, genel kültürü sağlam, çekirdek düşüncelerinde sert ve geçmişte gazetelerdeki yorumlarından bildiğimiz gibi icabında diplomatik olmayan çıkışlarıyla tanınan bir siyasetçidir.

Kneissl, Dışişleri Bakanlığı’na milletvekili olmadan sağcı Avusturya Özgürlük Partisi FPÖ tarafından atanmıştır. Doğrudur. Kneissl, sürekli kendisinin FPÖ’lü olmadığını, bağımsız bir insan olduğunu söyleyerek ve “Benim adım Kneissl’dır” diyerek, bugüne kadarki Slovakya, İtalya, Bulgaristan ve Brüksel görüşmelerinde, ülkesinin yüksek çıkarlarını güler yüzlü bir diplomasiyle temsil etmek isteyen bir diplomat formatı çizmiştir. Ondan diğer siyasetçiler gibi şu anda bir çıkış beklemek yanlıştır. Bu çizgi, Türkiye gezisi için de geçerli olacaktır. Çünkü Türkiye ve Avusturya arasındaki gerginlik, Avusturya’nın milli menfaatlerine uymamaktadır. Hedef, tansiyonun düşürülmesi ve en başta kapalı kapılar ardında iki ülkenin sert de olsa sorunlarının ve dertlerinin dostça paylaşılmasıdır. Doğru olan da bu olsa gerek.

Kneissl’ın Dışişleri Bakanı olarak atanmasına vesile olan, Türkiye’nin AB üyeliği ve siyasi İslam konusunda çok sert ve ödünsüz düşüncelere sahip olan FPÖ lideri Heinz Christian Strache, Kneissl için şöyle demişti: “Karin Kneissl’dan çok umutluyum. Kendisi Avusturya’nın yeni Kreisky’si olacaktır.” Bir adım ileri gidelim. Avusturya’da yeni kurulan, kısa adı ÖVP olan Avusturya Halk Partisi ve kısa adı FPÖ olan Avusturya Özgürlük Partisi arasındaki koalisyon hükümeti anlaşmasında, AKP hükümeti altında Türkiye Cumhuriyeti’ne şu sözlerle adeta savaş açılmıştır: “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasına ÖVP-FPÖ izin vermeyecektir ve Türkiye ile üyelik müzakerelerine son verilmesini sağlamak için müttefikler aranacaktır.” Ayrıca, “ÖVP ve FPÖ koalisyon hükümeti, Avusturya’da siyasi İslam’ın yani dinciliğin gelişmesine müsaade etmeyecektir, İslam ve siyasi İslam (dincilik, irtica) bir değildir.” şeklindeki ifadeleri de hesaba katmamız gerekmektedir. İşte bu çıkışlardan sonra yeni Dışişleri Bakanı iki hükümet arasındaki tansiyonu düşürmek ve yeni bir sayfa açmak için bu ziyareti yapmak istemektedir.

–    Avusturya-Türkiye ilişkisinin kısa sürede yeniden normalleşmesi mümkün mü?

BİROL KILIÇ – Bilindiği üzere bundan 300 yıl önce 1718’de, Avusturya ile Osmanlı arasındaki iki yıllık savaşın ardından, Doğu Sırbistan’ın Pasarofça kasabasında, Avusturya İmparatoru VI. Karl ve Osmanlı Padişahı III. Ahmed arasında bir barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, Avusturya kaynaklarında Pasarofça Barış Antlaşması olarak geçer. Osmanlı ve Türk kaynaklarında ise sadece Pasarofça Antlaşması olarak bilinir. Bu alanda, Avusturya Bilim Akademisi işbirliği ile ortaya konulan “Orient&Okzident” adlı 800 sayfalık bilimsel bir eserin yayıncısı olarak şunu söyleyebilirim: Eğer böyle bir antlaşma, 300 yıl önce bu kadar savaşın ardından yapılabiliyorsa, bugün sağduyulu toplumlar olarak neden yapılamasın. Latince olarak aktarılan antlaşma metninin girişindeki sözler oldukça yapıcıdır ve iki devletin günümüzdeki ilişkisi ile 300 yıl önceki ilişkisi arasında benzerlikler olduğunu söyleyebiliriz. Bu antlaşma ile Avusturya İmparatorluğu, Osmanlı karşısında ciddi toprak kazanımları sağladı ve böylelikle tarihindeki en geniş topraklara sahip olmuş oldu, ancak 1739 yılında bu topraklar yeniden Osmanlı İmparatorluğu’na devredildi. Hatırladığım kadarı ile Pasarofça Antlaşması’na ek olarak o zaman, İmparator VI. Karl ve Padişah III. Ahmed arasında, ilk kez ayrı bir ticaret antlaşması da imzalandı. 300 yıl önceki bu antlaşma, vatandaşlara karşılıklı olarak ithalat-ihracat hakkı ve oturum müsaadesi veriyordu. Bu sayede birçok Osmanlı vatandaşı Viyana’ya gelerek ticaret yapmıştı. O zamanlar Türkiye’den gelen Musevi asıllı vatandaşlar, Türk pasaportları ile birçok ayrıcalıklara sahip olmuş ve hatta Viyana’nın 2. Bölgesindeki Zirkusgasse kapısına, adına “Türk Mabedi” dedikleri bir sinagog açmışlardı. Gerek Türkler gerek diğer milletler işte bu antlaşma ile savaştan sonra önemli başarılara imza atmışlardır. Bu arada belirtmeliyim: O Türk Mabedi, 9 Kasım 1938 tarihinde Kristal Gece’de Naziler tarafından yakılmıştır. Tarih bu.

Bundan bir önceki Sosyal Demokrat Cumhurbaşkanı Heinz Fischer 26 Ağustos 2017 tarihinde Kleine Zeitung adlı gazetede kaleme aldığı Almanca analizinin başlığı aslında bugün Avusturya Dışişleri Bakanı Kneissl’in ziyaretinin özeti gibi. Fischer “Avusturya’nın Türkiye’ye nasıl davranması gerektiğine dair” başlıklı yazısında şunu ifade etmişti: “Zaten yapılmayan AB-Türkiye tam üyelik müzakereleri neden büyük gürültü eşliğinde sonlandırılsın ki? Daha serinkanlı bir siyasete dönülmesi gerekiyor. Türkiye Avusturyalıların ilgi odağına özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra bilhassa Orta Anadolu’nun kırsal kesimlerinden Avusturya’ya davet ettiği Türk misafir işçilerin sayısının birden artmasıyla yerleşti. Gerçek şu ki, 2017 yılının AB’si, 2004 yılının ‘ümit bağlanan’ Erdoğan’ının 2017 yılının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ından farklı olduğu izlenimine sahibim. Örneğin ben Erdoğan’ın arkaik çağdan kalma idam cezasını kaldırıp, birkaç yıl sonra getirme tehdidinde bulunmasını anlamıyorum. Demokratik olarak seçilen parlamenterlerin hukuk devleti ilkesinin tamamen dışına çıkılarak hapse atılmaları anlamıyorum. Türkiye’yle iyi ilişkilerin AB için bilhassa da AB’yle iyi ilişkilerin Türkiye açısından neden önem arz ettiğini anlamak için haritaya bir göz atmak yeterlidir. Sadece Türkiye’nin güney ve güneydoğudaki komşuları üzerindeki etkisini hatırlamak, istikrarlı, barışçıl ve öngörülebiliir bir Türkiye’nin tüm bölge için ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek bakımından gereklidir. Bu alanda öncü düşünen biri olmak ve tüm taraflar üzerinde itidal çağrısında bulunabilmek için Avusturya gibi bir ülke tüm şartlara haizdir.“

–    Acaba şu anda AB ile Türkiye arasında adeta bir şantaj malzemesi haline gelen Gümrük Birliği Antlaşması ile Avusturya ilişkileri bağlantılı mı?

BİROL KILIÇ – Bana göre olumlu anlamda bağlantılı. Günümüzde AB ile Türkiye arasında aslında kangren haline gelmiş olan Gümrük Birliği Antlaşması’nın genişletilmesi sorunu var. Öğrencilik yıllarımdan bu yana, Türkiye’nin AB ile yaptığı Gümrük Birliği Antlaşması’nın özünde Türkiye açısından yanlış olduğunu savunmuşumdur. Zamanın koalisyon hükümeti Başbakanı Çiller ve Başbakan Yardımcısı Karayalçın öncülüğünde Türkiye, 1.1.1996 tarihinde AB ile Gümrük Birliği Antlaşması’nı imzalamış ve TBMM’nin tasvip etmediği bu antlaşma ile AB’nin ikinci sınıf üyesi olmuştur. Bundan sonra AB’nin, en güzel taraflarını aldığı Türkiye’yi tam üye yapmasını beklemek reel politika açısından saflıktır. Türkiye, İsviçre gibi AB ile bir serbest ticaret antlaşması yapsaydı, bu kadar ekonomik zarar görmeyecekti ve AB’de ikinci sınıf bir muameleye maruz kalmayacaktı. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Bakanı, Avusturya Halk Partili (ÖVP) Johannes Hahn’ın işi şu anda zor. Kendisi doğru olarak AB’nin çıkarlarını koruyacaktır. 150 milyar avro ihracat yapan 8 milyon nüfuslu Avusturya, 80 milyon nüfuslu Türkiye ile aynı ihracat hacmine sahiptir.

–    ÖVP-FPÖ hükümet programında, İslam ve siyasal İslam’ın farklı şeyler olduğu vurgulanmakta. Bu Türkiye açısından nasıl anlaşılmalı?

BİROL KILIÇ – Avusturya’da siyasi İslam oldukça tartışılan bir konudur ve bunun ülkede büyüyüp gelişmesine neden olan dernek ve federasyonların, birlikte yaşama zarar verdiğine ve başta Türkiye göçmenleri olmak üzere tüm Müslümanların entegrasyonuna engel olduğuna inanılmaktadır. Son yıllarda Türkiye hükümeti ve diğer siyasi partilerin bu konudaki atakları, Avusturya toplumunda ve basınında büyük tepkilere neden olmuştur. Avusturya’nın yeni hükümeti, siyasallaşmış İslam’ı, ülkenin bekası için en büyük tehlike olarak görmektedir. Burada Avusturya hükümetinin en önemli beklentisi, işte bu siyasi İslam’ın gelişmesine, kurumsallaşmasına ve adeta “beşinci kol” gibi hareket etmesine vesile olan Ankara AKP hükümetinin ellerini, Avusturya’da yaşayan Türkiye göçmenlerinin üzerinden dostça çekmesidir. Bu konuda sağ, sol, liberal, muhafazakâr, herkesin aynı düşüncede olması dikkat çekicidir. Bu nedenle, 1912 yılında Avusturya tarafından Avrupa’da ilk defa resmi olarak tanınmış olan İslam dininin siyasi İslam’dan farklı olduğu ifadesinin, koalisyon anlaşmasına dahil edilmiş olması not edilmelidir. İslam dini, Avusturya Anayasası içinde, hukuk devleti normlarında devlet tarafından resmen tanınmıştır. Avusturya İslam Cemiyeti ve Avusturya Alevi İnanç Cemiyeti, hak ve hukuklara sahiptir. Sünni ve Alevilerin dini bayramları tanınmakta, Avusturya’da mezarlıkları bulunmaktadır. Buna karşın Türkiye’deki partilerin, Avusturya’da cami teşkilatı ve/veya tarikat şeklinde organize olarak Avusturya’nın iç politikasına, din özgürlüğü adı altında el atan paralel devletimsi teşkilatları, Avusturya basınında ve siyasetinde sürekli gündeme gelmektedir ve Avusturya sağını hükümete taşıyan gerçeğin bu olduğu inancı da yüksektir.

Bunun yanında Avusturya’nın, tabii Balkanlar başta olmak üzere birçok alanda, DEAŞ gibi organizasyonlara karşı NATO ile birlikte mücadele ederek istihbarat ve hibrit savaş taktiklerine yönelik bilgi alışverişinde bulunması, şu anda NATO’nun tam üyesi olan Türkiye tarafından engellenmektedir. En başta Bosna, Sırbistan, Kosova ve Makedonya olmak üzere Balkanlar, Avusturya Devleti’nin yalnızca ekonomik çıkarları için değil, geleceği için de büyük önem arz etmektedir. DEAŞ gibi grupların siyasi İslam’la işbirliği, Avusturya’da yalnızca Müslümanların uyumunu engellemekle kalmamakta, terör ihtimalini de doğurmaktadır. 2016 – 2017 yıllarında, sosyal demokrat Savunma Bakanı Doskozil’in basına verdiği ilanlar, sıcak savaşa, DEAŞ’ın suyu zehirlemesine ve/veya internet sistemini yok edecek hibrit savaşlara karşı uyarılarla doludur. Kısaca hangi parti gelirse gelsin Avusturya, bu siyasi İslam ve DEAŞ karışımından doğan uyuma engel teşkil eden gelişmelerden ve terörden korkmaktadır ve kimsenin keyfi bozulmasın diye de bu dertler yokmuş gibi davranmak istememektedir. Hoş bir durum değil ama bunlar acı gerçeklerdir. Avusturya Cumhuriyeti’nde ilk defa bu hükümetten önce bir Milli Güvenlik Kurulu kurulmuştur. Kime karşı? Birinci gündem yine aynıdır.

500 yıllık Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasındaki Atatürk dönemi ile başlayan Türkiye Cumhuriyeti ve Avusturya Cumhuriyeti arasındaki ilişki, inişli çıkışlı bir ilişkidir. Başında olduğum yayınevi, Almanca dilinde, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti ile olan bugüne kadarki ilişkileri, 24 bilim insanı ile birlikte tarafsız bir şekilde anlatmıştır. Avusturya Bilim Akademisi ile birlikte yayınladığımız, Osmanlı ve Türkiye ilişkilerini ilk defa tarafsız bir şekilde anlatan “Orient Okzident 500 Yıllık Karşılıklı Algı ve Karşılaşma” adlı bu eseri okuyanlar, ne demek istediğimi anlayacaklardır.

–    Kimdir Kneissl, özellikle Türkiye için, “Şark” için? Akıcı bir Arapça kullanabilen böyle bir uzman, Viyana’ya neler getirebilir Türkiye ve bölge ile ilişkilerde?

BİROL KILIÇ – Karin Kneissl, Avusturya’nın 2017 yılında vefat eden efsane Dışişleri Bakanı ÖVP’li Alos Mock zamanında, 1990-1998 yıllarında Dışişleri Bakanlığı memuru olarak çalışmıştır. Viyana Üniversitesi’nde hem Arap dili hem de hukuk eğitimi almıştır. 1998’den 2017’ye kadar üniversitede özellikle Arap dünyası, yakın doğu ve Asya konularında dersler veren ve basında sert analizler yapan Kneissl’ın çeşitli alanlarda dikkat çekici kitapları vardır. “Çin Devleti’ne Dikkat” başta olmak üzere, “Prens Eugen”, “Benim Yakın Doğum”, “Parçalanmış Dünya: Globalleşen Dünyadan Artakalanlar”, “Testosteron Siyaset Yapıyor”, “Şiddet Helezonu: Neden Şark ve Garp Birbirleriyle Anlaşamıyor?”, “Enerji Pokeri: Petrol ve Gaz Dünya Ticaretini Nasıl Etkiliyor?”, “Hizbullah: Lübnan Kurtuluş Hareketi, İslamcı Bir Terör Grubu mu Yoksa Sadece Bir Parti mi?”, “Şii Toplumsal Hareketi Hizbullah’ın, Lübnan ve Bölge Ülkeleri Üzerindeki Etkisi” gibi kitaplarını incelediğim Sayın Karin Kneissl, yakın doğu hakkında farklı bakış açılarına sahip değerli bir düşünürdür ayrıca.

–    Avusturya Dışişleri Bakanı Kneissl, 22 Ocak’ta Brüksel’de “Suriye ihtilafının muharebe alanında değil müzakere masasında çözülebileceğini” hatırlatma ihtiyacı duydu. O bunu söylerken Türk birlikleri Suriye’de operasyon yapıyordu. Bunu biz bir uyarı olarak mı yorumlamalıyız?

BİROL KILIÇ – Evet, bu bir uyarı ve temennidir. Avusturya gelişmeleri şaşkınlıkla izliyor.

–    FPÖ biletiyle hükümete giren Kneissl, bu “etiketle” bir sorun olmayacak mı? İslam ve Türklere bakışı nasıl?

BİROL KILIÇ – Hayır, olmayacak. Tam aksine belki de Müslümanlar ile FPÖ arasında köprü kuracaktır. Kendisi 9 Ocak’ta, Avusturya Radyo ve Televizyon Kurumu ORF’de yayınlanan ünlü ZIB2 adlı programda, “Müslümanlar, Avusturya’ya aittir” demiştir. Karin Kneissl, Dışişleri Bakanlığı’nın yanı sıra aynı zamanda da Entegrasyon Bakanı’dır. Bu kapsamda sorumlu olduğu “Avusturya Entegrasyon Fonu” adlı organizasyonun önemli görevleri ve bütçesi vardır. Bu çok değerli kurumun 300 binden fazla Türkiye göçmenlerinin verdiği vergilerin de katkısı olduğu değerli organizasyonun artık kendisini bir sirk evinde hayvan terbiyecisi (Dompteur) ve kurumu hayvan ehlileştirme merkezi olarak görmekten vazgeçmesi gerekmektedir.  Beyinlerde var olan aşağılama ile entegrasyon veya uyum olmaz. Kneissl, özünde iyi danışmanlarla birlikte Avusturya’daki Müslümanlar ve Türkiye göçmenleri ile FPÖ arasındaki gerginliği azaltabilir. Bu gerginliğin artmasına, Avusturya derin devleti ve iç kontrol sigorta sistemi müsaade etmez.

Röportaj: Osman Çutsay

Odatv.com – 25.01.2018 – 11:16

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar hinterlassen

E-Mail Adresse wird nicht veröffentlicht.


*